Sessiz İnsanlar Aslında Neden İletişim Ustasıdır?
AI features
- Views
- 1.1M
- Likes
- 462
- Reposts
- 27
- Comments
- 3
- Bookmarks
- 515
TL;DR
Bu makale, psikolog Carl Rogers'ın bakış açısıyla iletişimi yeniden tanımlıyor ve içe dönüklerin doğal derin dinleme yeteneklerinin, dışa dönüklerin konuşkanlığından çok daha güçlü olduğunu savunuyor. Yazı, aktif dinlemenin nasıl gerçek bağlar kurduğuna odaklanıyor.
Reading the TÜRKÇE translation
"İletişimi zayıf ve içine kapanık."
İçe dönük (sessiz) insanlar yıllardır bunu duyuyor olabilir. "Daha girişken ol", "İletişim becerilerini geliştir", "Kendini daha iyi ifade et."
Özellikle çocukluk veya ilkokul yıllarında, "neşeli çocuk = iyi çocuk" formülü o kadar güçlüydü ki, birçok kişi ebeveynlerinin veya öğretmenlerinin "daha neşeli ol" ya da "daha net konuş" dediğini duymuştur. Elbette aynı şey iş hayatına atıldıktan sonra da geçerli. İnsanlar görünüşte "neşeli ol" demeyi bıraksa da, neşelilik doğrudan iş değerlendirmeleriyle bağlantılıdır. Kimse doğrudan söylemese bile, neşeli insanları "değerlendirirler".
Ama ben bu değerlendirme standardını her zaman tuhaf bulmuşumdur. "Yüksek iletişim becerisi" gerçekte ne anlama geliyor? Çok konuşmak mı? Ortamı canlandırmak mı? Yabancılarla hemen kaynaşmak mı? Elbette, iletişim becerisinin tanımı buysa, sessiz insanlar yetersiz görünür. Oysa "iletişim" kelimesinin kökeni Latince "communis" (paylaşmak/bölüşmek) fiiline dayanır. Yani özü, karşılıklı düşünce ve duyguları paylaşmaktır ve bu, konuşma miktarıyla doğrudan ilgili değildir.
Sık sık şu tür yorumlar duyarım: "Az konuştukları için sözleri ağırdır ve güvenilirdirler" ya da "Zorlayıcı olmadıkları için insan kendini güvende hisseder ve yaklaşması kolaydır" gibi değerlendirmeler. Sessiz insanlar, farkında olmasalar bile, dışarıdan bakıldığında genellikle eşsiz bir güven duygusu yayarlar. "Communis" perspektifinden bakıldığında, içe dönükler iletişim engelli değil, aksine "iletişim ustaları" olarak adlandırılabilir.
Sorun, sessiz insanların kendilerinin de "iletişimde kötüyüm" inancına kapılmasıdır. Kötü olduklarından değil, sadece orijinal iletişimden farklı kuralları olan "belirli bir tür sporu" oynamaya zorlanıyorlar.
Sessiz insanların iletişimi, konuşma miktarıyla değil, dinleme kalitesiyle ilgilidir. Ve 20. yüzyılın en etkili psikologlarından biri, hayatını bu "dinleme kalitesinin" insan ilişkilerini gerçekten derinleştiren şey olduğunu kanıtlamaya adamıştır.
・"Dinlemenin Büyüsü"
Carl Rogers adında birini tanıyor musunuz? Üniversitede psikoloji eğitimi almış herkesin bildiği bir "psikoloji devidir."
Rogers, 1902 doğumlu Amerikalı bir psikolog ve "Danışan Merkezli Terapi"nin kurucusudur. Dönemin ana akım psikoterapisi olan ve Freud'a dayanan "psikanaliz", "uzmanın hastayı değerlendirip tedavi ettiği" tek taraflı bir yapıydı. Rogers bunu tersine çevirdi. "İyileştiren doktor değil, danışanın kendi gücüdür" teorisiydi. Bunu başarmak için bir psikoterapistin yapması gerekenin analiz, teşhis veya tavsiye değil, sadece "derinlemesine dinlemek" olduğunu savundu.
Bu fikir o zamanlar devrim niteliğindeydi.
Rogers dinlemenin özünü şöyle tanımladı:
"Karşınızdakinin iç dünyasına girmek ve onun bakış açısından ne anlatmaya çalıştığını kavramak."
Ve şu içgörüyü bıraktı: "Dinlemek, bildiğim en güçlü değişim araçlarından biridir."
Rogers dinlemenin "en güçlü teknik" olduğunu söylüyor. Bu bir metafor değil; muhtemelen Rogers'ın bir psikoterapist olarak on binlerce kez deneyimlediği bir şeydir. Doğru şekilde dinlenen danışanlar değişir. Kendini anlamaları derinleşir ve sorunları kendi başlarına çözme gücü doğar. Dinleyen de değişir. Karşısındakinin iç dünyasına girerek daha önce görmediği bakış açıları açılır.
Rogers ayrıca dinlemenin üç ilkesini "empatik anlayış", "koşulsuz olumlu kabul" ve "tutarlılık (congruence)" olarak sıralamıştır. Bu, karşınızdakinin sözlerini ve duygularını yargılamadan veya değerlendirmeden almaya çalışmaktır. Özellikle "tutarlılık" kavramı harikadır. Birçok insan "iyi bir dinleyici olmak" için dinleme tekniklerini bir "beceri" olarak edinir, ancak Rogers bunu yapmıyordu; gerçekten danışanın yanında kalır ve yürekten derin bir saygıyla "dinlerdi". İşte gerçek dinleme budur. Bir teknik olarak değil, bir "varoluş biçimi" olarak dinlemek.
İlginçtir ki Rogers'ın kendisinin de çok sakin ve sessiz bir insan olduğu söylenir. 80. doğum günü partisinde katılımcıların, iki kişinin karşılıklı oturup abartılı bir şekilde dinlediği "Rogers'ın dinlemesini taklit etme" skeci yaptıkları anlatılır. Bu bir şakaydı, ama aynı zamanda en büyük iltifattı: "Bu insan, her şeyden önce dinleyen biriydi."
Rogers'ın büyüklüğü, "dinlemenin pasif bir eylem olduğu" yönündeki köklü yanlış anlamayı temelden yıkmasıdır. Çoğu insan, karşısındaki konuşurken bile "sırada ne söylemeliyim" diye düşünür. Başını sallarken, bir yandan da cevabını hazırlamaktadır. "Tutarlı" değillerdir. "Konuşmanın" aktif, "dinlemenin" ise pasif olduğu yanılgısı vardır. Ama Rogers tam tersini gösterdi. Gerçekten dinlemek, konuşmaktan çok daha yüksek konsantrasyon ve irade gerektiren aktif bir eylemdir.
Ve bu "derinlemesine dinleme gücü", sessiz insanların doğal olarak geliştirdiği bir şey olabilir.
Yalnız geçirdikleri zamanlarda düşünme ve olayları yavaşça, derinlemesine işleme alışkanlığı olan sessiz insanlar, karşılarındakinin sözlerinin ardındaki duygu ve niyetleri sezme antenlerini doğal olarak geliştirmişlerdir. "Partilerde hiç konuşamam ama bire bir saatlerce konuşabilirim. Ve sonra bana sık sık 'Bu sohbet harikaydı' denir" – bunu üyelik katılımcılarından defalarca duydum. İşte sessiz insanların dinleme gücü tam burada kendini gösterir.
Bir ortamı canlandırmakta iyi olmasanız bile, bire bir derinlemesine dinleyebilirsiniz. Bu bir zayıflık olmaktan çok uzak, muazzam bir güçtür. Rogers'ın kanıtladığı gibi, insanların kalbini harekete geçiren gerçek güç budur.


